Bir huzurevinde yaşlı bir kadının oğluymuş gibi

Bir huzurevinde yaşlı bir kadının oğluymuş gibi davranmam için bana para ödediler
BÖLÜM 1

Beni hiç tanımayan yaşlı bir kadına “anne” demem için para aldım… ve en kötü, sonunda onu kendi öz oğlundan daha çok sevmeye başladım.

Gece yarısına yaklaşırken, İstanbul'un Fatih'teki değişimiki eski apartmanın önüne kargo minibüsümü park ettim. Yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki kaldırımlar kırık aynalar gibi parlıyordu, şehir sanki yorulmuş gibiydi.

Bir elimde piyasada mevcutsa, diğer elimdekilerle üç kat çıktım. Kapıyı çalmadan önce annem kapıyı açtı.

— Oğlum, bu kadar geç kalmamalıydın.

—İyiyim anne. İlaçlarını ve sevdiklerinin tavuk suyunu artırdım.

Elini yüzüme koydu.

— Çok bitkin görünüyorsun Deniz.

Zorla karşılaştım. İki aylık kirayı ödemediğini, eczanenin artık veresiye yazmadığını, onun kalp ve tansiyon ilaçlarının beni nefessiz bırakmanı söylemedim.

Ertesi gün teslimatlar arasında Taksim'e yakın bir kafede oturdum. İlk yudumu almadan takım elbiseli bir adam karşıma oturdu.

— Sen Deniz mi?

— Kimin'e bağlı.

— Ben Murat Demir. Paraya ihtiyacının olduğunu söylediler.

Şüpheyle baktım. Pahalı saat, parlak ışıklar, emir uygulamalarına alışmış bir yüz.

— Size ne bundan?

Günlük bir zarfı sıradan bıraktı.

— Annem Şile'de bir huzurevinde. Adı Ayşe. Demans hastası. İyi bir ürün ortaya çıkıyor, kötü durumun terk edildiği düşünülüp ağlıyor.

— O zaman gidip görüyor.

Murat çenesini sıktı.

— O kadar kolay değil.

— Gayet kolay. Bir taksiye binip içeri girersiniz.

Gözleri camdan dışarı kaydı.

— Onu böyle göremem. Aile, kimlikleri… bu durum itibarımı gösteriyor.

Zarfı bana itti.

— Ayda bin lira üzerinde. Haftasonları gideceksin, ona “anne” diyeceksin, benim yerime geçeceksin. Küçükken bana “Muro” derdi. Fark etmez.

İçime yayılan bir onun katkısı.

— Bu yanlış.

Biraz öne çıktı.

—Yanlış olan, annenin ilaçsız kalması.

İçim buz kesti.

— Annemi nereden tutuyorsun?

— Araştırdım. Çalışkan, sessizsin. Benim yaşımdasın. Paraya ihtiyacın var.

Ayağa kalkmalıydım. Kahveyi dünyaya fırlatmalıydım. Ama annemin kapıda titreyen ellerle açtığını düşünüyordum.

— Sadece hafta sonu mu? — dedim, kendimden nefret ederek.

— Sadece. Bir saat. Gülümse, dinle, çık.

Zarfı aldım. Kargodan daha ağırdı.

— Ne zaman başlıyorum?

— Cumartesi. Ve Deniz… bağlanma.

Şile’deki huzurevi çamaşır suyu, bayat çorba ve solmuş çiçek kokuyordu. Telefonla ezberlediğim sözleri tekrarladım: oda 214, laleleri sever, anılara karşı çıkma, anne de.

Kapıyı çaldım.

— Girin — dedi ince bir ses.

Ayşe Hanım pencere kenarında oturuyordu. Üzerinde ince bir battaniye vardı. Beyaz saçları toplanmış, gözleri yorgun ama canlıydı.

Yutkundum.

— Anne… benim. Muro.

Uzun süre baktı. O kadar uzun ki yakalandığımı sandım.

Sonra dudakları titredi.

— Ah oğlum… sonunda geldin.

Elini uzattı.

Tuttum.

Parmakları kâğıt gibi inceydi ama kavrayışı güçlüydü; sanki gitmek üzere olan hayata tutunuyordu.

— Otur Muro. Aç mısın? Çok zayıflamışsın.

Bunu bana yıllardır annem dışında kimse sormamıştı.

Oturduğumda İzmir’de bir evden, “Kara” adlı bir kediden, incir ağaçlarından bahsetti. Başımı salladım, sanki hepsi benim geçmişimdi.

Kalkarken elimi sıkıca tuttu.

— Çok geç kalma oğlum. Burada günler çok uzun.

— Yakında geleceğim anne.

Çıkarken arkamı döndüm. Sessizce ağlıyordu.

Sonraki ziyaretimde lale getirdim. Bir sonrakinde tatlı. Bir sonrakinde çarşamba günü bile gittim, kimse para vermemişti.

Koridorda küçük, keskin bakışlı bir kadın beni durdurdu.

— Siz Ayşe Hanım’ı çok ziyaret ediyorsunuz.

— O benim annem — diye yalan söyledim.

Kadın içimi görür gibi baktı.

— O halde iyi bakın ona. Çok ağladı.

O hafta Murat aradı, sesi sertti.

— Haftasonu demiştim Deniz. Fazlası yok.

— Çok yalnız kalıyor.

— Demans hastası. Sen gidince unutuyor zaten.

— Ama ben oradayken unutmuş gibi olmuyor.

Sessizlik oldu. Sonra telefonu kapattı.

Haftalar geçti. Ben gitmeye devam ettim. Gazete okudum, battaniyesini düzelttim, ellerine krem sürdüm. Bana “oğlum” demeye başladı.

Bir gün yüzü berraklaşmıştı.

— Sen o değilsin.

Boğazım kurudu.

— Anne ben…

— Ama geldin — dedi — bu yeter.

Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece elini sıktım.

İki gün sonra Bayrampaşa’daki toptancı halinde çalışırken telefonum çaldı.

Şile’deki huzurevinin müdürüydü.

— Deniz… Ayşe Hanım dün gece uykusunda vefat etti.

Dünya üzerime çöktü.

Sonra söylediği şey beni dondurdu:

— Ölmeden önce sizin için bir son isteği bıraktı.

BÖLÜM 2

Cenazeden üç gün sonra, huzurevinin müdüresi avukat Hülya Yılmaz’ın karşısına oturdum. Midem düğüm düğümdü. Masanın üzerinde, adımın yazılı olduğu kapalı bir zarf duruyordu.

— Size vermeden önce bir şey söylemem gerekiyor — dedi — Ayşe Hanım sizin onun oğlu olmadığınızı biliyordu.

Nefesim kesildi.

— Ne zamandan beri?

— İlk haftadan beri.

Zarfı yanıyormuş gibi izledim.

— O zaman neden beni bıraktı?

Müdüre iç çekti.

— Çünkü siz geri geldiniz. Ve onun için önemli olan buydu.

Zarfı titreyen parmaklarla açtım. Ayşe Hanım’ın yazısı düzensizdi; bazı kelimeler büyük, bazıları neredeyse kaybolmuştu.

“Benim olmayan oğlum: Hafızam gidip geliyordu ama gözlerim görüyordu. Senin yüzünün Murat’ın yüzü olmadığını biliyordum. Yine de kalmana izin verdim, çünkü kaldın.

Zarfın içinde bir anahtar var. Sakladığım şeyleri aç. Paranın içindekiler içindekiler için kullanılır. Çoğunun kimsesi yok. Diğer zamanlarda senin ve hasta annen için. Karşılıksız verdiğin bir sevgiyi almaktan utanma.”

Avucuma küçük, pirinç bir anahtar düştü.

— Bu neyini ödüyorsunuz? — dedim.

— Bir kasa — dedi müdüre — ama bir sorun var. Murat'ın yakın akraba olduğu için yasal olarak bilgilendirilmesi gerekiyor.

Dört gün bile geçmedi.

O gece kapım öfkeyle çalındı.

— Aç kapıyı Deniz! Orada olduğunu biliyorum!

Annemi koltukta korkmuş halde gördüm.

Kapıyı değiştirir. Murat Demir beni iterek içeri girdi.

— Anahtar nerede?

— Sizin değil.

Yüzü kırkkırmızı oldu.

— O benim annemdi!

— O zaman neden hiç gelmediniz?

Bir anının kırılmış adamı görüldü. Ama hemen kayboldu.

— Sen yaşlı bir kadını kandırmış aç bir adamsın.

Yumruklarımı sıktım.

— Ofis.

Kısa süre alaycı bir kahkaha attı.

— Bunu mahkemeye de söyle. Demanslı annemin seni paketlediğini, temelde sana para kullandığını anlat.

Cevap veremedim.

— Her şeyini alacağım Deniz. Anahtarı, parayı, minibüsünü… hatta onun adına ağzına almanı bile.

Kapıyı öyle sertleştirdi ki camlar titredi.

Bir hafta sonra dava geldi: “Nüfuz dağıtma kullanımı”, “duygusal dolandırıcılık”, “savunmasız kişiyi istismar”. Sosyal ortamlarda bile linç etmişti. Tanımladığım akrabalar mesaj yağdırıyordu.

O gece annemin yanında oturdum.

— Belki her şeyi geri vermeliyim — dedim.

— O kişinin iradesi ne olacak? — dedi annem.

— Onda avukatlar var. Bende neredeyse hiçbir şey yok.

Üsteki Resimden Diğer Sayfaya Geçiş Yaparak Haberin Devamını Okuyabilirsiniz.

Reklamlar