Sekiz yıl önce, hamileyken beni terk eden eski eşim

Sekiz yıl önce, hamileyken beni terk eden eski eşimden hiç beklemediğim bir mesaj aldım.
O sabah İstanbul’daki ofisimde çalışıyordum. Telefonum çaldı. Ekranda yıllardır görmediğim bir isim belirdi.
Kıvanç Aral.
Tam sekiz yıldır ondan tek bir haber almamıştım.
Hamile olduğumu öğrendiğinde bana inanmadığını söylemiş, boşanma davasını açmış, telefon numarasını değiştirmiş ve arkasına bile bakmadan hayatımdan çıkıp gitmişti. Çocuklarının doğumunu görmemiş, bir kez bile nasıl olduklarını sormamıştı.
Şimdi ise bana ailesinin yılbaşı yemeğine davet eden tek cümlelik bir mesaj gönderiyordu.
«”Annem seni son bir kez görmek istiyor. Yılbaşı akşamı burada ol.”»
Mesajı okuyunca istemsizce güldüm.
Komik olduğu için değil…
Çünkü onun ne beklediğini çok iyi biliyordum.
Beni hâlâ yıllar önce terk ettiği, korkmuş ve yalnız kadın olarak hatırlıyordu.
Hayatıma devam edemediğimi sanıyordu.
Ama yanıldığı bir şey vardı.
Hem de çok büyük.
Asistanım odama girip şaşkınlıkla sordu.
— Gerçekten gitmeyi mi düşünüyorsunuz?
Camdan İstanbul’un ışıklarına baktım.
Sonra gülümseyerek cevap verdim.
— Evet… Kesinlikle gideceğim.

Yılbaşı sabahı hava buz gibiydi.
Helikopterimiz gökyüzüne yükselirken hayatımdaki en değerli dört insan yanımda oturuyordu.
Hepsi birbirine uyumlu yılbaşı kıyafetleri giymişti.
— Anne, bugün dedemle tanışacak mıyız? diye sordu Aybars.
— Babaannem de orada olacak mı? diye ekledi İnci.
Onlara gülümsedim.
— Belki…
Karşıma oturan dört çocuğuma baktım.
İki erkek…
İki kız…
Hepsi sekiz yaşındaydı.
Benim dördüzlerimdi.
Aybars, Doruk, İnci ve Alin.
Dördünün de aynı gözleri, aynı gülüşü ve aynı yüz hatları vardı.
Onlara bakan herkes gerçeği ilk bakışta anlayabilirdi.
Yıllar önce baba olmayı reddeden adam, ardında dört çocuk bıraktığını bilmiyordu.

Helikopterimiz Bursa’daki aile köşkünün bahçesine indi.
Önce ben indim.
Sonra Aybars…
Ardından Doruk…
İnci…
Ve Alin…
Yılbaşı için özenle hazırlanmış dört gülümseyen çocuk…
Babalarının varlığını bile bilmediği dört küçük hayat…
Ön kapı açıldı.
Evdekiler merakla dışarı çıktı.
Eski kayınvalidem çocukları görür görmez olduğu yerde donup kaldı.
Elindeki kristal kadeh yere düştü ve paramparça oldu.
Çocuklar sessizce yanıma geldi.
Eğilip fısıldadım.
— Hazır mısınız?
Dördü de başını salladı.
Birlikte kapıya doğru yürüdük.

Kapı açıldığı anda içerideki bütün konuşmalar kesildi.
Kıvanç salonun ortasında duruyordu.
Yanında, belli ki o akşam evlenme teklifi almayı bekleyen şık giyimli genç bir kadın vardı.
Çocukları gördüğü anda yüzündeki gülümseme silindi.
Gözleri bir çocuktan diğerine kaydı.
Sonra tekrar…
Yüzündeki renk yavaş yavaş kayboldu.
Çünkü dört çocuğun da ona olan benzerliğini inkâr etmek mümkün değildi.
Yanındaki kadın şaşkınlıkla ona döndü.
— Kıvanç… Bunlar kim?
Ama Kıvanç tek kelime bile edemedi.
Sadece çocuklara bakıyordu.
Ben ise yıllardır hayalini kurduğum o anın tam ortasında sessizce içeri girdim.
İntikam almak için değil…
Sadece yıllar önce arkasında bıraktığı ailesini kendi gözleriyle görmesini istediğim için.
Salonda derin bir sessizlik vardı.
Gülümsedim.
— Mutlu yıllar.
Kimse konuşamadı.
Elimi küçük kızım Alin’in omzuna koydum ve gözlerimi Kıvanç’ın gözlerine diktim.
— Sanırım artık ailenizin, varlığından bile haberi olmayan torunlarıyla tanışmasının zamanı geldi.
Kıvanç’ın elindeki küçük yüzük kutusu yere düştü.
Yanındaki kadın şaşkınlıkla geri çekildi.
Annesi gözyaşlarını tutamadı.
Tam o sırada oğlum Doruk masum bir ifadeyle Kıvanç’a baktı…
Ve tek bir soru sordu.
O soruyu duyan herkes olduğu yerde donup kaldı. Hikayenin tamamını okumak için diğer sayfaya geçiniz
Reklamlar