Doruk, gözlerini Kıvanç’tan ayırmadan sessizce sordu:
— Sen gerçekten bizim babamız mısın?
Salondaki sessizlik bir anda daha da ağırlaştı.
Kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
Kıvanç’ın dudakları titredi.
Bir şey söylemek istedi ama sesi çıkmadı.
Bakışları dört çocuğun yüzünde dolaşıyordu.
Hepsi aynı gözlere…
Aynı gülümsemeye…
Çocukluğundan beri aynada gördüğü aynı ifadeye sahipti.
Yanındaki genç kadın şaşkınlıkla ona döndü.
— Kıvanç… Bu çocuk ne demek istiyor?
Yine cevap veremedi.
Ben ise sakinliğimi bozmadan çocukların yanına çömeldim.
— Evet çocuklar… Karşınızdaki kişi biyolojik babanız.
Dört çift göz aynı anda Kıvanç’a çevrildi.
Kıvanç’ın annesi daha fazla dayanamadı.
Titreyen adımlarla çocuklara yaklaştı.
Gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
— Allah’ım… Bunlar benim torunlarım mı?
Başımı yavaşça salladım.
— Evet.
Kadın ağlayarak ilk önce Alin’e sarıldı.
Sonra İnci’nin yüzünü okşadı.
Ardından iki oğlana baktı.
— Sekiz yıl… Tam sekiz yıl boyunca sizden haberimiz bile olmadı…
Sesinde büyük bir pişmanlık vardı.
Kıvanç sonunda güçlükle konuşabildi.
— Ama… Bu nasıl olabilir?
Ona baktım.
— Hastaneden çıkmadan önce sana defalarca ulaşmaya çalıştım.
Telefonlarını açmadın.
Adresine gittim.
Taşınmıştın.
Avukatın aracılığıyla tek bir mesaj gönderdin.
“Bu çocuk benden değil.”
Sonra tamamen ortadan kayboldun.
Salondakiler birbirine bakıyordu.
Kıvanç başını iki elinin arasına aldı.
— Ben… Ben bana yalan söylediğini sandım.
— Bunu düşünmeyi tercih ettin, diye cevap verdim. Gerçeği öğrenmeye ise hiç uğraşmadın.
Yanındaki genç kadın sessizce birkaç adım geri çekildi.
Yüzündeki şaşkınlık yerini hayal kırıklığına bırakmıştı.