Gözlerim görmüyor gibi davranıp gelinimi sınamak istedim

Murat sandalyesine.

Sonraki görüntü.

Elif'in beni merdivenle indirmek için yalan senaryo kurması. Beni “az daha düştü” diye suçlaması. Murat'ın ona inanıp beni depoya yerleştirmesi.

Murat ağza başladı.

Ben ekranı kapatmadım.

Çünkü bazı gerçekler yarıda bırakılırsa yine inkar edilir.

Son görüntü geldi.

O sabah.

Elif iki kaseyi hazırladı. Küçük poşeti çıkardı. Beyaz toz sadece bir kaseye döküldü. Kaşığıyla karıştırıldı. Sonra o kaseyi benim önüme koymaya çalıştım.

Murat fırladı.

“Yeter!”

Ekranı tutar.

Duvara sığdı. Nefes alamıyor.

“Anne,” dedi, “ben ne yaptım?”

Ben ona yaklaştım. Başını göğsünü bastırmak istendi ama geri çekildi. kendinden utanıyordu. Benden değil. kendi içinde.

“Sen iyi niyetliydin,” dedim.

"Ben seni o depoya indirdim."

“Evet.”

“Ben karıma inandım.”

“Evet.”

“Sen raptiyelere basarken ben yoktum.”

“Yoktun.”

“Ben nasıl oğlum?”

Bu sorunun çözümü kolay değildi.

Kötü takip edilmedi. Ama zayıflamış. İyi niyetli bazen tembellik eder. Gerçeğe bakmak yerine huzuru seçer. O huzurun bedelini genellikle en sessiz kişiye öder.

"Oğlum" dedim, "sen beni seviyorsun. Bundan şüphem yok. Ama sevmek sadece para vermek, hâl hatır istemek, başlangıcımı okşamak değil. Bazen sevdiğin insanı gerçekten dinliyordu. Sen beni duymuyordun."

Muratlar.

“Ben seni duymadım.”

Tam o sırada telefonu çalar. Arayan Elif'ti.

Murat görüntüyü inceledi, ardından telefonun hoparlörünü aldı.

“Efendim?”

Elif'in sesi kelebekten kırılmış gibiydi.

"Murat, hemen iyileşmeye geldi. Annemin durumu kötü. Bir de... annen var ya... annen bugün çok tuhaf davrandı. Ben artık evde. Bence onun aklı yerinde değil. Belki de annemin şu anda çorbaya o bir şey koydu."

Murat gözlükleri.

Ben sustum.

Elif devam etti:

"Zaten gittiğinden beri beni sevmiyor. Kasıtlı yaptı. Kıskançlığından yaptı. Sen gelince ona inanır mısın? Ben senin karınım. Ben seni hiç kandırdım mı?"

Murat acı acı çekiyor.

“O kadar çok kandırdın kisinden hangisini bilmediğini bilmiyorum.”

Telefonun diğer ucu sessizlik oldu.

"Ne?"

“Görüntüleri izliyor Elif.”

Elif'in nefesi kesildi.

“Hangi görüntüler?”

"Raptiyeleri. Anneme öğrendiğin bayat yemek. Onu depoya indirmek için kurduğu oyunu. Ve bu sabah çorbasına döktüğün şeyi."

Elif bir şeydidi.

Daha sonra sesi değişti. Az önce ağlayan kadın gitti, yerine sert, soğuk biri geldi.

“O kadın seni bağımsız tutmak için oyun kurdu.”

Murat'ın yüzü bembeyazdı.

“Sen annemin çorbasına ne döktün?”

“Ben… vitamin koydum.”

“Annen neden hastanede o zaman?”

“Çünkü annen kaseleri değiştirdi! Çünkü o kör değil! Çünkü hepimizi kandırdı!”

Murat bana baktı. Ben başımı dik tuttum.

“O zaman sen de kabul ediyorsun,” dedi Murat. “O toz annesinin kasesine koyduğunu kabul ediyorsun.”

Elif sustu.

İnsanın kendini ele vermesi bazen bu kadar basit oluyor. İki cümle, bir panik, bir biçimlendirilmiş. Suçun bütün süsü dökülüyor.

Murat telefon.

“Polise gideceğiz” dedi.

“Öncelikle” dedim. “Gülnaz Hanım ölmesin.”

Murat bana şaşkınlıkla baktı.

“Anne…”

"Ben onun gibi benim çocuğum. Benim derdim ölüm değil. Gerçek."

Hastanede kaldığımızda Elif bizi kapıda bekliyor. Gözleri kıpkırmızıydı ama bu kez ağaçların içinde korku vardı. Murat'ı ona sarılmak istedi. Murat geri çekildi.

Elif'in yüzü kırıldı.

“Murat…”

“Anneme.”

“Beni dinle.”

“Yıllarca dinledim.Şimdi sus.”

Bu cümle bana yıllardır muhafaza edilen bir kapının açılması gibi geldi.

Doktor, Gülnaz Hanım'ın ayrılıklarının kontrol belgesinden alındığını söyledi. Aldığı çıldırtıcı ciddi bir reaksiyonun yol açtığını, test için örneklerin gönderileceğini anlattı. Ben gözlükle değiştirdiki çıkardım, doktora ve polise teslim ettim.

Elif o an tamamen dağıldı.

"Ben onu öldürmek istemedim!" diye bağırdı.

Koridordaki herkes döndü.

Murat'ın sesi kısıldı.

"Kimi öldürülemedi? Annemi mi?"

Elif ağza başladı.

"Ben sadece hasta olmak istedim. Birkaç gün hastanede kalsın, sonra sen korkup tapuyu üstüne alırsın sandım. Annen zaten yaşlı. Herkes normal karşılar diye düşündüm."

Duydunuz mu?

“Normal karşılar.”

Yaşlı bir kadının hastalanması, azalması, itilmesi, unutulması, depoya ayrılması… Hepsi normal. Çünkü toplumdaki yaşlı bir kadının yavaş yavaş silmeyi suçu sayılmıyor. Sadece ölünce “vah vah” diyor. Çok zarif bir iki yüzlülük, üstüne dantel örtüsek salon takımı olur.

Murat bir adım geri çekildi. Sanki karısına değil, ilk kez gördüğü bir yabancıya bakıyordu.

“Elif” dedi, “sen benim annemi hasta etmeye çalıştım.”

"Elimde değildi. Annem de baskı yaptı. Ev bizim yapıyordu. Sen uzun süre çalışıyorsun, ama her şey onun üstünde. Ben senin iyiliğin için yaptım."

Ben hatırla.

Çok kısa, çok acı bir gülüştü.

“Benim ayağıma raptiye batırmak da Murat'ın iyiliği içindi herhalde.”

Elif bana döndü.

“Sen zaten bizi hiç istemedin!”

“Beni arttırmayı sevdiğim gibi istedim.”

“Yalan!”

“Evet,” dedim. “Ben de artık bazı şeyler yalan olduğunu kabul ediyorum.”

Polisler Elif'i taşımak için götürdü. Gülnaz Hanım kendine geldiğinde önce kızını sordu, sonra onların öğrendiğinde başını çevirdi. Merak ediyorum, o da beni suçlamaya çalıştı.

“Sen kaseleri değiştirmeseydin ben bu hâle gelmezdim” dedi.

Ona.

“Doğru. Ama dayanıklı o toz benim çorbama koymasaydı ikimiz de burada dağıtmak.”

Cevap veremedi.

Bazen adaletin söylendiği şeylerin büyük mahkeme salonlarında başlamaz. Hastaneye kaldırıldığında, suçlunun annesinin sulanmasıyla başlar.

Sonraki haftalar kolay geçti. Elif hakkında soruşturma açıldı. Görüntüler, ses kayıtları, poşette kalan madde, doktor raporları, hepsi dosyalara girdi. Murat'ın boşanma davası açıldı. Elif önce inkâr etti, sonra “psikolojim bozuktu” dedi, ardından “kayınvalidem beni kışkırttı” dedi. İnsan iş suçlarını organize ederek çoğalıyor. Keşke aynı yaratıcılık iyi insan olmak için kullanılsalar, dünya biraz yaşanır hâle gelirdi.

Murat evden günlerce geçmeyecek. Benim depoda yattığım yerde yattı, başını kaydetti.

“Anne, nasıl bu kadar soğukmuş?” dedi.

“Gece daha kötü oluyor.”

“Sen burada uyudun.”

“Çoğu zaman uyum sağlayamadım.”

“Ben üst katta rahat yatarken…”

Cümlesi yarım kaldı.

Ben onlarla oynamam.

"Oğlum, kendini parçalamaktan bana iyi gelmez. Bundan sonra ne yapacağına bak."

Murat bana döndü.

“Ne?”

“Önce büyü.”

Bu ağır söz gerekiyordu.

"Murat, iyi insan olmak henüz yok. Eşine güvenebilirsin, anneni sevebilirsin, ama kimseyi sorgulamadan patlamaları bırakırsan bir gün sevdiğin iki insanın arasında değil, bir yalanın içinde kalırsın."

Murat ağladı.

Ben de ağladım.

O gün anne oğlu ilk kez gerçekten konuştuk. Ben onun çocukluğunu, kardeşlerinin ölümünü sonra onu üzmek için ne çok şeyi tek bakım taşıdığımı anlattım. O da evlendikten sonra huzuru bozmak istemediği için Elif'in hep kabul ettiğini söyledi.

“Huzur sandım anne” dedi. “Meğer suskunlukmuş.”

Evi ocak k.

Ben eski odama geri çıktım. Ama o oda artık bana aynı gelmedi. Gülnaz Hanım'ın açtığı çekmeceleri, kullandığı askısı, ellediği eşyaları gördüğümüzçe içim bulanıyordu. Sonra düşündüm. Bu ev benim ömrümdü. Ben niye kaçayım?

Perdeleri değiştirdim. Yatağı değiştirdim. Duvarı boyattım. Depodaki o paslı yatak ise attırmadım.

Onu bahçedeki küçük kulübeye koydum.

Murat ilk başta anlamadı.

“Anne, bunu neden saklıyorsun?”

“Unutmamak için,” dedim. “İnsan bazen affetse bile unutmamalı. Çünkü unutmak, aynı kapıyı aynı hırsıza ikinci kez açmak demek.”

Aylar sonra mahkemede görüntüler izlendi. Elif başını eğdi. Murat ilk kez salonda noktalarda kaldı. Sadece fiziksel olarak değil, gerçekte ben de bir noktadayım.

Hâkim bana söz verdiğinde uzun konuşmadım.

“Ben gelinimin cezalandırılmasını, intikam için istemiyorum” dedim. "Ben bir yaşlı kadının kendi evinde görülmesinin suç sayılmasını istiyorum. Ben çocuğunun parayla annesine bayat yemek verilip başkasına ziyafetinin sadece aile meselesinin kapatılmamasını istiyorum. Ben hasta, yaşlı, gören ya da güçsüz sanılan insanların şu anda insan olduğunu hatırlamak istiyorum."

Salon sessizdi.

Elif'in avukatı bir şeyler söyledi, hafifletmeye çalıştı. Ama görüntüler konuşmuştu. Benim ayağımdan akan kan konuşmuştu. Çorbaya dökülen beyaz toz konuşmuştu. Merdivenin altındaki karanlık odada konuşmuştu.

Bazı tanıkların dili yok ama sesi çok yüksek.

Gülnaz Hanım köyüne döndü. Bir daha evime gelmedi. Elif'in annesi olduğu için hayatta acıdığımı anladın mı? Oldu. Çünkü kötülük bile bazen başka bir kötülüğün içinde büyüyor. Ama acımak başka, kapıyı açmak başka. Ben kapıyı açmadım.

Murat bir süre sonra terapiye başladı. Bu kelimeyi duymadan önce utandı. “Ben deli miyim?” dedi. Ben de ona baktım.

"Deli değilsin. Ama kırıldın. Kırılan kemiğe yatırım alıyoruz da kırılan akla neden utanıyoruz?"

Gitti.

İyi geldi.

Artık akşam geldiğinde telefonunu ortaya koyuyor. Benimle çay içiyor. Bazen hiçbir şey konuşmuyoruz. Ama o sessizlik eski sessizlik değil. Eskiden suskunluk arasında duvar gibi dururdu. Şimdi yan yana oturabileceğimiz bir banka gibi.

Bir gün bana yeni bir tapu dosyası genişletildi.

Korktum.

Elim buz kesti.

“Murat,” dedim, “sakın bana yine tapu lafı açıyor.”

O zamandi.

"Hayır anne. Bu evde senin. Sen hayattayken de senin, sen istemedikçe kimse değil. Ben sadece bu garantili güvenceyi aldırdım. Ben dahil kimse senden habersiz bir işlem yapamayacak."

Dosyayı açtım.

Bu kez imza atarken her bölümünü okudum.

Onun.

Murat sabırla bekledi.

Sonra kalemi elime verdi.

“Öğretmenim,” dedi, sesi titreyerek, “ödevimi bu kez doğru yaptım mı?”

O an her yıl biriken kırgınlık biraz yumuşadı.

“Bu kez geçtin,” dedim.

İkimiz desek.

Şimdi hala evde yaşıyorum. Sabahları çayımı kendim ortaya koyuyorum. Kimse bana körmüşüm gibi davranmıyor. Kimse bana lütfedilmiş gibi bir tabak uzatılmıyor. Bazen komşular soruyorlar:

“Ayşe abla, bunca şeyden sonra nasıl bu kadar dimdik durdun?”

Ben de söylüyorum ki:

"Dimdik durmadım. Düştüm. Kanadım. Bayat yemek yedim. Karanlık depodağladım. Ama bakışları kapatmadım."

Çünkü insanın en büyük körlüğü gözleri başlamıyor.

Güvendiği insanların kötülüğüne bakmayı reddettiği yerde başlıyor.

Ben kör numarasını yaptım, doğru. Ama o evde asıl kör olan ben değildim. Oğlumdu. Komşulardı. Akrabalardı. “Gelin çok iyi bakıyor” diye dış hüküm veren herkese. Herkes tabağın üstündeki çorbayı dağıttı, kimse içine karıştırılan niyeti görmedi.

O gün sonra soframda tek bir kural var.

Kimsenin kasesine gizlice hiçbir şey koyamaz.

Ne ilaç.

Ne yalan.

Ne korku.

Ne de tapu hırsı.

Acaba kaç yaşlı anne, kendi evinde misafir gibi yaşarken “çocuklar üzülmesin” diye susuyor… ve kaç evlat edinen, annesinin sessiz huzur sanıp gerçeği çok geç fark ediyor?
Reklamlar