Kör bir kadın gibi ülkeyi masanın altına koydum, başlangıcım sesinin geldiği yöne çevirdim.
"Elif" dedim titrek bir sesle, "ne oldu? Gülnaz Hanım iyi mi?"
Elif beni duymadı bile. Annesinin omuzlarını tutmuş sarsıyordu.
"Anne! Anne cevap ver! Ne yedin sen?"
Ne yedin.
İnsan bazen korkudan kendi suçunu ağzından kaçırır. Şu dünya biraz daha kötülerle dolu olsaydı, zor olurdu ama olsun ki, çoğu yarı yolda kalıyor.
Gülnaz Hanım'ın eli takıldı. Çorba kasesi devrildi, koyu renkli sıvı masa örtüsüne yayılır. Elif'in gözleri bir kaseye gitti. Sonra bana döndü.
O bakışı gördüm.
Korku.
Şüphe.
Panik.
“Sen…” dedi ama cümleyi bitiremedi.
Ben bakışlara boşluğa diktim.
“Ne diyorsun? Ben hiçbir şey görmüyorum ki.”
Elif'in yüzü gerildi. Annesinin başı yanaştı. Nihayetinde bir telefon geldi. Tezgâhtaki telefon kaptı, parmakları titreyerek acili aradı.
"Ambulanlar! Annem fenalaştı! Nefes alamıyor! Çabuk gelin!"
Ben içeriden derin bir nefes aldım.
Korkuyordum. Tabii ki korkarım. Ben taş değilim. Gülnaz Hanım'ın ölmesini istemem. Ben kimsenin ölmesini istemem. Ben sadece kendi kaseme dökülen şeyin ne olduğunu herkesin görmesini yaşamadım.
Ama o an okuduğum ki bu oyun benim kullandığımdan çok daha kirliydi.
Elif telefonu kapatmaz üstüme yürüdü.
“Sen kaseleri değiştirdin, değil mi?”
“Kase mi?” dedim.
"Yapma! Sakın yapma! Sen kör değilsin!"
Ellerimi kaldırdım, parmaklarımı titrettim.
"Elif, ne diyorsun sen? Ben kendi odamı bile bulamıyorum. Hangi kaseyi değiştireyim?"
“Sen yaptın!”
"Elif!" diye bağırdım bu kez. "Annen yerde çekişiyor. Beni suçlayacağına ona bak!"
Bu söz onu daha da panikletti. Annesinin yanında geri döndü, dizlerinin üstüne çöktü. Gülnaz Hanım'ın ağzını sildi, dünya su serpti, sonra bir anda mutfak tezgâhına koştu.
Ben başımı biraz değiştirdim.
Elif lavabonun yanında duran küçük gözüken arıyordu.
Beyaz tozun olduğu kişi.
Bulamadı.
Çünkü ben kâseleri değişirken, poşetin de bastonumun ucuyla sandalyenin adına bakmıştım. Küçük, basit bir hareketti. Bir öğretmenin kırk yıl boyunca sınıfta kopyalayarak çocukların el hareketlerini izlemesini boşa harcamamak demek. Hayat bazen gereksiz gibi duran yetenek çok çirkin anlarda işe yarar hâle getiriyor.
Elif tezgâhın üstünü karıştırdı.
“Allah kahretsin” diye fısıldadı.
Ben bunu da duydum.
“Ne arıyorsun?” dedim.
“Hı!”
Ortamdaki öfke artık saklanmıyordu.
Beş dakika sonra kapının önünde ambulans sireni duyuldu. Apartman değil, kendi müstakil evimdi ama siren sokağı doldurdu. Komşular bölgeye çıktı. Mahalle çağrıları zaten acıda ambulans kadar hızlı sistem, yardım için mi merak için mi bazen ayırmak zor. Ama o sabah ben meraka bile razıydım. Çünkü tanık olmamız gerekiyordu.
Sağlık görevlilerinin içeriği Elif yine masum gelin maskesini takmıştı.
“Annem birden fenalaştı” dedi ağlayarak. "Çorba içiyordu. Belki tansiyonu düştü."
Görevli kadın kaseye baktı.
“Ne?”
“Güvercin çorbası. Annem çok sever.”
Ben bastonuma yaslandım.
“Benim için pratik,” dedim usulca.
Elif'in başı bana doğru döndü.
Görevli kadın kaşlarını çattı.
“Sizin için mi?”
“Evet,” dedim. "Benim önümdeki kaseydi. Sonra yaygınlaşması karıştırdı muhtemelen. Ben görmediğim için bilemem."
Elif'in yüzü mosmor oldu.
“Anne, şimdi bunun sırası mı?”
“Ben sadece sınavlara cevap verdim.”
Gülnaz Hanım sedyeye alınırken Elif ona uymak zorunda kaldı. Kapıdan çıkmadan önce bana yaklaştı, dişlerinin arasında fısıldadı:
“Eğer Murat'a tek kelime ederse, seni herkesin önünde buna ilan ederim.”
Ben başımıeddim.
"Ben zaten körleşirim. Bir de buna abone olun. İnsan yaşlanınca herkesin üstüne etiket yapıştırmayı çok seviyorum."
Gitti.
Kapı kapandı.
Ev sessiz kaldı.
İlk kez gerçekten yalnız kaldım. Ama bu kez güçsüz değildim.
Bastonumu yapamam. Sandalyenin yerine eğildim. Küçük poşeti aldım. Beyaz tozdan biraz kalmalı. Onu temiz bir peçeteye sardım, eski gözlük kutumun içine koydum. Sonra depoya, yani bana layık görüldüler veya rutubetli deliğe katıldılar.
Yatağın altında küçük çantayı çıkardım.
İçinde Tuğba'nın verdiği minik kamera vardı.
Tuğba benim eski öğrencimdi. Şimdi teknoloji işiyle uğraşıyordu. Bir hafta önce onu gizlice aramıştım. Telefonumu Elif saklamıştı ama eski düğmeli bir telefon, yıllar önce ölen kocamın ceketinin cebinde mevcuttum. İnsan yaşlandıkça eşya atılmıyor diye dalga geçerler. Sonra o eski eşya geliri hayat kurtarır. Buyrun, tüketim çağına küçük bir tokat.
Tuğba gelmişti, bana düğme kadar kamera getirmişti. Onu davlumbazın yanına koymuştum.
Elif'in annesinin yedirdiği deniz miktarı, bana verdiği bayat yemekler, raptiyeleri, o beyaz toz kaseme döktüğü anı, bunların tümü kaydedilmişti.
Hepsi oradaydı.devamı diğer sayfada