Ormanda bir mezar taşına rastladım ve

“BABA! BURADA SEN VARSIN!” Dizlerimin bağı çözüldü. Efe, yıkılmak üzere olan bir mezar taşının önünde çömelmişti. Yanına koştum. Taşın üzerindeki seramik fotoğrafı görünce nefesim kesildi. Fotoğraftaki çocuk bendim. Soluk sarı gömlek. Kocaman gözler. Beş ya da altı yaşında hâlim. Altında yazan tarih: 29 Ocak 1984. Doğum günüm. Bu kadar tesadüf olamazdı. Ama asıl darbeyi bir alt satır vurdu. Ölüm: 3 Şubat 1990 Elim titredi. O tarihte altı yaşındaydım. Ve… hayattaydım. “Bu bir şaka,” dedim ama sesim kendime bile inandırıcı gelmedi. Zeynep kolumu çekti. “Emre, lütfen gidelim.” Ama gözlerim taşın arkasındaki küçük metal plakaya takıldı. Paslanmıştı ama yazı okunuyordu: “Yerine konulan.” O an zihnimde bir kapı aralandı. Altı yaşıma dair anılarım bulanıktı. Hastane kokusu. Beyaz ışıklar. Annemin ağlayan yüzü. Babamın yokluğu. Bana hep ağır bir ateş geçirdiğim söylenmişti. Günlerce komada kalmışım. Mucize eseri kurtulmuşum. Ya kurtulmadıysam? Birden arkamızdan kuru bir dal sesi duyuldu. Hepimiz irkildik. Ağaçların arasından yaşlı bir adam çıktı. Üzerinde koyu renk bir palto vardı. Yüzü rüzgârla aşınmış gibiydi. “Sonunda geldin,” dedi bana bakarak. Boğazım kurudu. “Beni tanıyor musunuz?” “Tanıyorum,” dedi sakin bir sesle. “Ama sen beni hatırlamıyorsun.” Zeynep öne geçti. “Siz kimsiniz?” Adam gözlerini mezar taşına çevirdi. “Bu mezarlık… eskiden kayıp çocukların yeriydi. Ormanda kaybolanlar. Geri dönenler.” “Geri dönenler mi?”
Reklamlar