Ormanda Bir Mezar Taşında Kendi Fotoğrafımı Buldum Karadeniz’in dağları arasına sıkışmış küçük bir kasabaya taşındığımızda, bunun hayatımızın en doğru kararı olduğunu düşünmüştüm. İstanbul’un gürültüsünü, bitmeyen trafiğini, insanın ruhunu kemiren kalabalığını geride bırakmıştık. Eşim Zeynep huzurlu bir hayat istiyordu. Sekiz yaşındaki oğlumuz Efe ise ormanda özgürce koşabileceği bir yer. Ben de… geçmişimden biraz uzaklaşmak istiyordum belki. Taşındığımızdan sonraki ilk haftaydı. Cumartesi sabahı hava serin ama berraktı. Mantar toplamak için ormana girdik. Efe önden koşturuyor, Doberman cinsi köpeğimiz Karabaş onun peşinden atlıyordu. Zeynep koluma girip gülümsedi. “İşte hayat bu,” dedi. O an gerçekten mutluydum. Sonra Karabaş’ın havlaması duyuldu. Bu, neşeli bir köpek havlaması değildi. Kısa, keskin, tehditkâr bir sesti. İçimde açıklayamadığım bir huzursuzluk kabardı. Efe’nin arkasından hızlandım, uzun otları yararak ilerledim. Ve bir açıklığa çıktım. Açıklığın ortasında mezar taşları vardı. Düzinelerce. Belki yüzlerce. Eğilmiş, yosun tutmuş, yarısı toprağa gömülmüş taşlar. Çevrelerinde kemikler, boynuzlar, iplerle bağlanmış bez parçaları… Sanki unutulmuş bir mezarlık değil de terk edilmiş bir ritüel alanıydı. “Zeynep…” dedim boğuk bir sesle. Yanıma geldiğinde yüzü bembeyaz oldu. “Hemen gidelim,” diye fısıldadı. Tam o sırada Efe’nin çığlığı yankılandı. dedim devamı icin sonrki syfaya gecinz...