Gelinim, mayolu fotoğrafımdaki “kırışık vücudum” yüzünden

“Mehmet ile buraya gelirken konuştuk,” diye devam ettim. “Bu ev de, her ay hesabınıza yatan o destek de yasal olarak hâlâ benim ve Mehmet’in üzerine. Biz evlatlarımızın, torunlarımızın rahat etmesini istedik. Ama sen, benim o emekle, o kırışıklıklarla kazandığım parayla kurduğun bu düzende oturup, beni o beden yüzünden torunlarımdan mahrum bırakamazsın. Eğer o çocukları benden koparırsan, Burcu… Bu evin kirasını ödemeye başladığınızda, o çok güvendiğin lüks hayatın ellerinin arasından kayıp gittiğinde, arkadaşlarına ne açıklama yapacağını düşünürsün.”

Burcu’nun gözlerindeki o kibirli ışık tamamen söndü. Karşısında sadece hakaret edilmiş bir kayınvalide yoktu; karşısında hayatının ve sahip olduğu her şeyin gerçek sahibi, hakiki bir kadın duruyordu.

“Ben… ben öyle demek istemedim. Bir anlık öfkeydi,” diye fısıldadı. Sesindeki o eziklik, az önce telefonda bana hesap soran kadından fersah fersah uzaktı.

“Sen tam olarak onu demek istedin,” dedim ayağa kalkarak. Telefonumu ve belgeleri çantama koydum. “Ama ben senin gibi yapmayacağım. Seni senin silahınla vurup çocuklarının rızkını ellerinden almayacağım. Çünkü ben bir anneyim, bir büyüğüm. O kırışıklıklar bana sadece yaşımı değil, merhameti ve olgunluğu da öğretti.”

Kapıya doğru yürüdüm. Burcu da arkamdan ayağa kalktı, adeta ne yapacağını bilemez bir halde beni takip etti. Kapının kulpunu tuttuğumda ona son kez döndüm.

“Yarın hafta sonu,” dedim, sesimde en ufak bir nefret kırıntısı olmadan. “Mehmet ile torunlarımı alıp sahilde dondurma yemeye götüreceğiz. Onlar benim o kırışık ellerimi tutmaktan hiç utanmadılar, aksine o ellerde güveni buldular. Yarın sabah erkenden onları almaya geleceğim. Ve sen kapıyı güler yüzle açacaksın.”
Reklamlar