Ertesi hafta insanlar binaya yiyecek getirmeye başladı. Kimi eski battaniye, kimi ilaç, kimi de gönüllü olarak yardım teklif etti. Selçuk ise dükkânının önüne küçük bir tabela astı:
“Yaralı hayvanlar için et almak isteyenlerden ücret alınmaz.”
Nermin bunu görünce uzun süre tabelaya baktı. Sonra sessizce ağladı.
Aylar geçti. Binanın çevresi temizlendi, hayvanlar tek tek tedavi edildi ve çoğu yeni yuvalarına kavuştu. Fakat Nermin her sabah yine erkenden kalkıyor, kasabın önüne gidiyordu.
Bir gün Selçuk ona, “Artık altmış kilo et almana gerek yok,” dedi gülümseyerek. “Köyün yarısı sana yardım ediyor.”
Nermin de ilk kez içtenlikle gülümsedi.
“Biliyorum,” dedi. “Ama bugün biraz fazla alacağım.”
“Neden?”
Kadın başını köyün dışındaki tepeye çevirdi.
“Çünkü orada hâlâ aç olanlar var.”
Selçuk onun ne demek istediğini anlayıp başını salladı.
O gün Nermin, oğlunun mezarına gitti. Yanında birkaç parça et ve eski bir battaniye vardı. Mezarı başında uzun süre sessizce oturdu.
“Senin yaptığını sürdürebildim,” diye fısıldadı. “Ama artık bunu yalnız yapmıyorum.”
Tam kalkacakken yanına küçük, beyaz bir köpek geldi. Nermin eğilip onu sevdi. Köpek kuyruğunu sallayıp kadının peşine takıldı.
Nermin gözyaşlarının arasından gülümsedi.
Yıllarca oğlunun yokluğunu doldurmak için hayvanları kurtarmıştı. Sonunda anladı ki bazı insanlar hayatımızdan ayrılır, fakat sevgileri tamamen kaybolmaz. Bazen bir başkasının hayatına dokunarak yaşamaya devam eder.
O günden sonra köyde kimse Nermin'i “her gün altmış kilo et alan tuhaf kadın” diye anmadı.
Herkes ona başka bir isim verdi:
Hayat kurtaran kadın.
Ve Nermin, oğlunun hatırasını yaşatmanın en güzel yolunun geçmişe tutunmak değil, onun dünyaya bıraktığı iyiliği çoğaltmak olduğunu sonunda öğrenmişti.