12 yıl boyunca her pazar 84 yaşındaki komşuma mutfak alışverişini taşıdım.

Son Görev ve Gerçek Miras
On iki yıl... Tek bir pazar günü başlayan o küçük yardımın, ikimizin de adını koymaya gerek duymadığı sessiz bir geleneğe dönüşme süresi tam olarak buydu.

Eşref Amca’nın sağlığı ilk başlarda ufak tefek işaretlerle bozulmaya başladı. Posta kutusuna daha yavaş yürüyor, çay doldururken eli hafifçe titriyordu. Sonra araba kullanmak onun için iyice zorlaştı ve ben de aramızda resmi bir anlaşma yapmadan, her pazar günü onun mutfak alışverişini kendiliğinden üstlenmeye başladım.

İlk birkaç hafta, Eşref Amca kapıda elime zorla para sıkıştırmaya çalıştı. "Tarık, al şunu. Ben sadaka istemiyorum." "Eşref Amca, ben zaten markete gidiyorum. Aynı yolun üstü." "O zaman benzin parası yaparsın." "Haftaya bakarız," derdim, o haftaya da parayı asla almayacağımı çok iyi bilerek.

Zamanla o da üstelemeyi bıraktı ve aramızda çok daha güzel bir bağ kuruldu. Sütü buzdolabına koyar, ekmeği tezgaha yerleştirirdim; sonra mutfaktaki küçük masasına geçer, önümüzde iki dumanı üstünde çay bardağıyla karşılıklı otururduk.

Bazı pazar günleri, vefat eden eşi Mensure Teyze’den ve onun eskiden gözü gibi baktığı bahçeden konuşurduk. Diğer pazar günleri Eşref Amca benim işimi, evliliğimi, eşim Buse ile çocuk yapıp yapmama konusunda bir karara varıp varmadığımızı sorardı. Bazı pazar günleri ise neredeyse hiç konuşmaz, sadece pencerenin önündeki yemliğe gelen kuşları izlerdik.

Bunu olağanüstü bir şey olarak görmüyordum. Pazar günlerimin doğal akışı artık böyleydi.

Buse'nin Desteği
Ben otuz sekiz yaşındayken Buse ile evlendim. Eşim, Eşref Amca ile geçirdiğim pazar sabahlarının benim için itiraf ettiğimden çok daha fazla şey ifade ettiğini hemen fark etmişti.

Bir sabah yarı şaka, yarı ciddi bir tavırla, "Yine oraya mı gidiyorsun?" diye sordu. "Bir saatçik. Bilemedin iki." "Gerçekten bunu her hafta yapmaya devam edecek misin? Yıllarca?" diye üsteledi eşim. "Eşref Amca’nın benden başka kimsesi yok," dedim.

Buse o an, her zamanki o ince ruhuyla yumuşadı ve bana bir önceki gece kendi elleriyle pişirdiği bir kutu kurabiyeyi uzattı. "Bunları ona götür. Benim de çok selamımı söyle." Götürdüm.

Eşref Amca kutuyu sanki dünyadaki en değerli şeymiş gibi tuttu ve Buse'ye teşekkür etmemi tam üç kez tembihledi. O pazar, lafı yine yeğeni Mert’e getirdi. Hani şu sadece arabası bozulduğunda, kirasını ödeyemediğinde ya da yeni bir iş ortaklığı için borç harç gerektiğinde arayan yeğenine...

"Mert geçen ay uğradı," dedi Eşref Amca, çayını yavaşça karıştırırken. "Bana bu evi ne yapmayı düşündüğümü sordu." "Siz ne dediniz?" diye sordum. "İçinde yaşamaya devam etmeyi düşündüğümü söyledim."

Bunu söylerken gülümsedi ama gülüşü gözlerine hiç ulaşmadı. Konuyu orada kapattım. O öğleden sonra evden çıkarken kafamda, bir dahaki sefere Buse’yi de getirip onları düzgünce tanıştırmak vardı. Eşref Amca bunu çok isterdi ama buna hiç fırsatım olmadı.

Acı Haber
Dikkatimi çeken ilk şey dışarıdaki lamba oldu. Ertesi pazar, parlak bir ekim sabahıydı ve komşumun kapı önündeki lambası sabah saat dokuzda hâlâ yanıyordu. Eşref Amca güneş doğduktan sonra o lambayı asla açık bırakmazdı. Çok uzun süre yalnız yaşamış insanlara özgü o küçük alışkanlıklar konusunda fazlasıyla titizdi.

Elimde sabah gazetesiyle bahçede durmuş, gün ışığına karşı parıldayan o sarı ampule bakıyordum. İçime kötü bir his doğdu ama kendi kendime muhtemelen sadece unuttuğunu, alışveriş poşetlerini götürdüğümde bunu ona çıtlatacağımı söyledim. Çayımı bitirmek ve haber başlıklarına göz atmak için eve döndüm ama bir türlü odaklanamadım.
Reklamlar
24 Haziran 2026
Reklamlar