“Ne demek istiyorsun?”
Mert gülümsedi.
“Beş çocuğumuz var. Ve artık beşinin de babası olmayı öğrenmek istiyorum.”
Aylar geçti.
Mert gerçekten değişti.
Kızlarımızdan birinin okul gösterisine gitmek için işini iptal etti.
Diğerinin resimlerini evin duvarına astı.
Birinin saçını taramayı öğrendi.
Bir diğerinin bisikletini tamir etti.
Ve oğlumuz büyürken onu hiçbir zaman “ailenin devamı” olarak görmedi.
Sadece çocuğu olarak sevdi.
Bir akşam çocuklarımızın hepsi bahçede oynarken Mert yanıma geldi.
Oğlumuz henüz birkaç aylıktı.
Onu kucağına alıp kızlarımızı izledi.
“Bak,” dedi.
“Neye?”
“Yıllarca bir oğlum olursa her şeyin tamamlanacağını sandım.”
Sonra çocuklarımızı gösterdi.
“Meğer tamamlanmak diye bir şey yokmuş.”
Gülümsedim.
“Ne varmış?”
Mert oğlumuzun yanağını öptü.
“Birbirini seçmek varmış.”
Sonra bana baktı.
“Ben sizi seçiyorum.”
O an, hastanedeki o günü hatırladım.
Oğlumuzu ilk kez kucağına aldığında yüzündeki korkuyu…
Ve söylediği o cümleyi…
“Bu çocuk bizim değil.”
O zaman bunun korkunç bir sırrın başlangıcı olduğunu düşünmüştüm.
Oysa gerçek bambaşkaydı.
Mert, yıllarca kendi babasının bıraktığı mirasın altında ezilmişti.
Bir erkek çocuk istemesinin nedeni oğluna duyduğu sevgiden çok, kendisine yıllarca dayatılan bir eksiklik duygusuydu.
Ve sonunda oğlumuz doğduğunda, ilk kez o mirası reddetmeyi seçmişti.
Yıllar sonra çocuklarımız büyüdüğünde, oğlumuz bir gün babasına neden ona bu kadar düşkün olduğunu sordu.
Mert gülerek cevap verdi:
“Çünkü sen benim yıllarca beklediğim oğul değilsin.”
Oğlumuz şaşkınlıkla ona baktı.
Mert devam etti:
“Sen, yıllarca beklemeyi bırakmayı öğreten oğlumsun.”
Sonra kızlarımızı da yanına çağırdı.
Hepimize sarıldı.
Ve ben o an şunu anladım:
Bir aileyi tamamlayan şey çocuğun kız ya da erkek olması değildi.
Bir aileyi tamamlayan şey, kimsenin kendisini eksik hissetmediği bir evdi.
Mert’in yıllarca aradığı oğul sonunda dünyaya gelmişti.
Ama aslında o gün dünyaya gelen tek şey bir erkek çocuk değildi.
Bir baba da yeniden doğmuştu.