Sabah saat üçte kızım beni aradı, hemen gelmem için yalvardı



— Ne dedin?

— Hırsızların uzun süre kalmadığını söyledim, — diye devam ettim. — Bir insanı tekrar tekrar dövmezler. Hele ki yirmi dakika boyunca hiç dövmezler.

— Bilmiyorum! — diye bağırdı. — Orada değildim! Duştaydım!

— Duşta, — diye başımı salladım. — İlginç. Çünkü Sara dün su ısıtıcısının çalışmadığını söyledi. Tamirciyi ancak Salı günü bekliyordunuz.

Yüzü bembeyaz oldu.

— Ben… Soğuk duş aldım. Sakinleşmek için. Tartıştık.

— Ne hakkında?

— Hiçbir şey hakkında! Aptalca bir şey hakkında! Akşam yemeğini mahvetti!

Mutfağa baktım. Temizdi. Yanık kokusu yoktu, kirli bulaşık yoktu.

— Mark, — dedim sessizce, — kolunda çizikler var.

İçgüdüsel olarak ön koluna baktı. Kırmızı, taze, derin izler.

— Bunu kendim yaptım. Sinirden.

— Bunlar tırnak izlerine benziyor, — diye yanıtladım.

Birdenbire değişti. Yüzü buz gibi oldu.

— Neden beni sorguluyorsunuz? Karım öldü. Bana destek olmalısınız.

— Bunu yapanı buldum, — dedim.

Donakaldı.

— Ne?

— Katili buldum.

Ve o anda çantamdan bir şey çıkardım ve damadımın yüzünün bembeyaz kesildiğini gördüm, çünkü ellerimde…

…ellerimde kızımın telefonuydu.
Ekranı hâlâ çatlamıştı. Üzerinde, gece üçte beni aradığı anın çağrı kaydı duruyordu. Ama asıl önemli olan bu değildi. Telefonu masaya koyarken gözlerimi Mark’tan ayırmadım.

— Bunu dün gece koltuğun altından buldum, dedim.

— Sara’nın telefonu bu. Kırılmış. Bana hırsızın aldığını söylemiştin.

Yutkundu. Boğazındaki kasların nasıl çalıştığını net bir şekilde gördüm.
— Polis… polis onu bulmuştur, dedi ama sesi çatladı.

— Hayır, dedim. Polis hiç görmedi. Çünkü sen “her şeyi çaldılar” derken bunu sakladın.
Telefonu açtım. Parmak izini tanıyordu. Sara’nın küçük bir alışkanlığı vardı: tırnağının ucuyla ekrana dokunur, bastırmazdı. Ekran canlandı. Mesajlar açıldı. Son konuşma bendim.

Ama ben aşağı kaydırdım.

— Sara dün gece birine mesaj atmış, Mark. Saat 02.47’de. Bana değil.

Yüzü dondu.

— Bana “Anne, gel” demeden önce, bir mesaj daha yazmış. Yazdığı kişi… benim eski telefon numaramdı.

— O numara kullanılmıyor, dedi refleksle.

— Hayır, dedim. Ben hâlâ kullanıyorum. Sadece kimse bilmez.

Telefonu ona doğru çevirdim. Mesaj kısaydı. Ama her şeyi anlatıyordu:

“Eğer bana bir şey olursa, bil ki yapan Mark. Evdeyiz. Kapıyı kilitledi.”

Sessizlik evin içine ağır bir battaniye gibi çöktü. Saatin tıkırtısı, kırık lambanın camlarının arasından gelen rüzgâr sesi… Hepsi fazla netti.

— Bu saçmalık, dedi fısıltıyla.

— Değil, dedim. Sara korkuyordu. Ve haklıydı.

Bir adım geri attı. Sonra bir tane daha. Sırtı duvara değdiğinde gözlerinde artık yas yoktu. Sadece öfke vardı.

— Beni köşeye sıkıştıramazsın, dedi dişlerinin arasından. Polis bana inandı.

— Çünkü sen ağladın, dedim. Erkekler ağladığında herkes inanır.

Çantamdan bir şey daha çıkardım. Küçük bir USB bellek. Onu da masaya bıraktım.

— Komşunun güvenlik kamerası. Kapınızın karşısındaki dairenin. Saat 01.30’dan 03.30’a kadar kayıt almış.

— O kamera bozuk, diye bağırdı.

— Hayır, dedim. Sadece senin bilmediğin bir açıdan çekiyor

USB’yi televizyona taktım. Görüntü başladı. Kapı. Sabit, sessiz. Saat köşede ilerliyordu.

01.58.

Kapı açılmadı.

02.10.

Hâlâ açılmadı.

02.47.

Sara’nın bana mesaj attığı dakika.

03.05.

Kapı hâlâ kapalıydı.

— Hırsız ne zaman girmiş, Mark? dedim sakin bir sesle.

— Belki… arka kapıdan…

— Arka kapı yok, dedim. Yangın merdiveni kilitli. Bunu sen söylemiştin.

Görüntü 03.12’de bir şey gösterdi. Kapı bir an sallandı. İçeriden. Sonra bir gölge geçti. Sara’nın gölgesi değil. Daha büyük. Daha ağır.

Mark bir anda ileri atıldı. Televizyonu kapatmaya çalıştı. Ama geç kalmıştı.

— YETER! diye bağırdı.

— Yeter mi? dedim. Sara için yeter olmadı.

Elini saçlarına geçirdi. Nefesi hızlandı.

— Tartıştık, dedi. Sadece tartıştık. Bağırdı. Beni küçük düşürdü.

— Sonra?

— Sonra sustu, dedi. Ve bu kelimeyi söylerken gözleri titremedi.

Telefonumu çıkardım. Zaten çoktan aramıştım.

— Polis yolda, Mark. Bu sefer yalnız gelmiyorlar. Savcı da var.

Dizlerinin bağı çözüldü. Kanepeye çöktü. Ellerini yüzüne kapattı.

— Onu öldürmek istemedim, dedi hıçkırarak.

— Ama öldü, dedim. Ve beni aradı. Son nefesinde.

Kapı çalındı. Sert. Kararlı.

Polisler içeri girdiğinde ben ayağa kalktım. Onlara baktım. Bu sefer kimse başını sallamadı. Kimse Mark’a acımadı.

Sara’nın telefonu hâlâ masadaydı.

Onu elime aldım. Ekranı kapattım. Son kez kızımın yüzünü düşündüm. Korkmuştu. Ama yalnız değildi.

Çünkü annesini çağırmıştı.

Ve ben, geç kalmış olsam bile, gerçeğe yetişmiştim.
Reklamlar