Gelinim Pembe Gelinliğimi Görünce

Başını salladı.

“Vermeyeceğim.”

Mert uzaktan bizi izliyordu.

Sonra Turgut yanıma geldi.

Elimi tuttu.

“Dans eder miyiz?” diye sordu.

Gülümsedim.

“Şimdi mi?”

“Tam zamanı.”

Müzik yeniden başladı.

Pembe gelinliğimin eteğini hafifçe kaldırıp dans pistine çıktım.

Turgut beni döndürdü.

Kahkaha attım.

Gerçekten, içimden geldiği gibi kahkaha attım.

Ve o anda bir şey fark ettim.

Ben 60 yaşında değildim.

En azından yalnızca 60 yaşında değildim.

Ben aynı zamanda üç yaşındaki oğlunu tek başına büyüten genç kadındım.

İki işte çalışan anneydim.

Gece yarısı dikiş diken kadındım.

Kendi ihtiyaçlarını erteleyen kadındım.

Ve sonunda kendisine yeniden gülmeyi öğrenen kadındım.

Mert dans pistinin kenarında bizi izliyordu.

Sonra yanıma geldi.

“Anne,” dedi.

“Efendim?”

“Resimdeki kadına sonunda benzettim seni.”

Gülümsedim.

“Hangi resimdeki?”

“Çocukken çizdiğim.”

Pembe gelinliğimin eteğine baktı.

“Pembe elbiseli olan.”

Gözlerim yeniden doldu.

“Demek sonunda istediğin gibi olmuşum.”

Mert başını salladı.

“Hayır.”

Şaşırdım.

“Sen ondan daha güzelsin.”

O gece düğün sona erdiğinde eve dönmeden önce aynanın karşısında son kez gelinliğime baktım.

Saatlerce diktiğim o elbisenin her ayrıntısını yeniden inceledim.

Danteller.

Küçük kurdeleler.

Pembe saten.

Ve iç kısmına Mert’in çocukluk resmindeki cümleyi küçük harflerle diktiğim etiket.

“Anneler de prenses olabilir.”

O zaman anladım.

Hayatım boyunca kendimi başkalarının gözünden görmüştüm.

İyi bir anne miydim?

İyi bir eş miydim?

Yeterince çalışıyor muydum?

Yeterince fedakâr mıydım?

Herkesi memnun ediyor muydum?

Ama ilk kez kendime başka bir soru sordum:

Ben mutlu muyum?
Reklamlar