Duyduklarımı idrak etmekte zorlanıyordum. Yıllardır benden gizli saklı, sırf bana kaybettiklerimi geri verebilmek için verdikleri o amansız mücadele… Benim meleklerim, o tekerlekli sandalyenin üzerinde sadece hayata tutunmamışlar; aynı zamanda benim kırılan kalbimi onarmak için gizli bir savaş vermişlerdi. Onların bana bir ‘yük’ olduğunu düşünerek çekip giden o kadının aksine, bu iki kız çocuğu benim hayatımın en büyük şansı, en güçlü kahramanlarıydı.
Hale, Şeref Amca’nın elinden kadife kutuyu özenle aldı. İçinden saati çıkarıp benim titreyen ellerime koydu. Soğuk metal avucuma değdiği an, yıllardır göğsümde taşıdığım o koca yumru eriyip gitti.
“Babalar günün kutlu olsun, dünyanın en fedakâr, en güzel babası,” dedi İrem.
İkisi birden boynuma sarıldılar. Ayaklarımızın üzerinde, kimseye muhtaç olmadan, üçümüz bir arada kapı eşiğinde öylece durduk. Mucizeler sadece felçli ayakların tekrar yürümesi değildi. Asıl mucize, bir babanın evlatlarına verdiği emeğin, yıllar sonra saf bir sevgi ve vefa olarak ona geri dönmesiydi. Elimi saatin üzerine koydum ve onu kalbime bastırdım. Artık hiçbir zaman pes etmeyecektik; çünkü biz, birbirimizi ayağa kaldırmayı öğrenmiştik.